Kelam Kozmolojik Kanıtı

Summery

G.W.F. Leibniz. “ Haklı bir şekilde sorulması gereken ilk sorunun”, “ Niçin hiçbir şey yerine bir şeyler var?” 2 olduğunu yazmıştır. Bu soru, insanlığın en büyük düşünürlerinin bazılarınca hissedilmiş, derin bir varoluşsal güce sahip görünmektedir. Aristo’ya göre, felsefe dünya hakkındaki merak duygusuyla başlar ve bir kimsenin sorabileceği en derin soru, evrenin kökeniyle ilgilidir. 3 Norman Malcolm, Ludwig Wittgenstein biyografisinde, Wittgenstein’ın “Ona sahip olduğumda, dünyanın varlığına hayret ediyorum. Bu durumda ‘Bir şeyin var olması ne kadar sıradışı’ gibi ifadeler kullanma eğiliminde oluyorum” 4 şeklinde en iyi tarif edilebilecek bir tecrübeye sahip olduğunu söylediğini belirtiyor. Benzer şekilde, çağdaş bir felsefeci “….bu sorunun benim için ifade ettiği derin anlamın altında sıklıkla başım döner. Bir şeyin var olması bana öyle geliyor ki en derin şekilde hayranlık uyandıran bir meseledir” 5 şeklinde düşüncesini ifade eder.

Giriş 1

G.W.F. Leibniz. “ Haklı bir şekilde sorulması gereken ilk sorunun”, “ Niçin hiçbir şey yerine bir şeyler var?2 olduğunu yazmıştır. Bu soru, insanlığın en büyük düşünürlerinin bazılarınca hissedilmiş, derin bir varoluşsal güce sahip görünmektedir. Aristo’ya göre, felsefe dünya hakkındaki merak duygusuyla başlar ve bir kimsenin sorabileceği en derin soru, evrenin kökeniyle ilgilidir. 3 Norman Malcolm, Ludwig Wittgenstein biyografisinde, Wittgenstein’ın “Ona sahip olduğumda, dünyanın varlığına hayret ediyorum. Bu durumda ‘Bir şeyin var olması ne kadar sıradışı’ gibi ifadeler kullanma eğiliminde oluyorum” 4 şeklinde en iyi tarif edilebilecek bir tecrübeye sahip olduğunu söylediğini belirtiyor. Benzer şekilde, çağdaş bir felsefeci “….bu sorunun benim için ifade ettiği derin anlamın altında sıklıkla başım döner. Bir şeyin var olması bana öyle geliyor ki en derin şekilde hayranlık uyandıran bir meseledir” 5 şeklinde düşüncesini ifade eder.

Niçin hiçbir şey yerine bir şeyler var? Leibniz bu soruya, varlık sebebi kendinde olan ve bütün olası varlıkların yeter sebebi olan bir Zorunlu Varlık olduğu için yokluktan ziyade bir şeyin var olduğunu ileri sürerek cevap vermiştir. 6

(Bazı çağdaş filozoflar tarafından takip edilen) Leibniz, Zorunlu Varlığın var olmamasını mantıksal olarak imkânsız kabul etmiştir; bunun yanında, O’nun “olgusal zorunluluk” diye ifade ettiği varlığın, zorunluluğu ile ilgili daha temkinli bir yaklaşımı John Hick ortaya koymuştur: Zorunlu Varlık ezeli, nedensiz, yok edilemez, bozulmaz bir varlıktır. 7 Kuşkusuz Leibniz, Zorunlu Varlığı Tanrı olarak tanımlamıştır. Bununla birlikte O’nu eleştirenler, maddi âlemin kendisine de Zorunlu Varlık konumu atfedilebileceğini ileri sürerek, bu tanımlamaya itiraz etmişlerdir. David Hume “Zorunluluğun kabul edilen bu açıklamasına göre, niçin maddi evren Zorunlu Varlık olamasın?” 8 sorusunu sormuştur. Genel olarak, bu, tam da şu ana kadarki ateizmin pozisyonu olagelmiştir. Ateistler evrenin yokluktan sebepsiz olarak var olmaya başladığı görüşünü kabul etmek istememişlerdir; daha ziyade evrenin kendisini bir çeşit olgusal olarak Zorunlu Varlık olarak görmüşlerdir: Evren ezeli, nedensiz, yıkılmaz ve bozulmazdır. Russell’ın veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “….. Evren sadece oradadır, hepsi de bundan ibarettir.” 9

Leibniz’in kanıtı, bizi akli bir çıkmazda mı bırakmıştır veya dünyanın varlığı ile ilgili esrarı çözmek için bir takım başka olanaklar var olamaz mı? Ben olduğunu düşünüyorum. Zorunlu Varlığın özsel niteliğinin ezelilik olduğu hatırlanacaktır. Eğer evrenin var olmaya başladığı ve böylece ezeli olmadığının makul olduğu gösterilebilirse, bu anlamda, en azından rasyonel bir dünya görüşü olarak teizmin üstünlüğü gösterilmiş olacaktır.

Evrenin zamanda bir başlangıcının olduğunu ispatlamayı amaçlayan, günümüzde çoğunlukla ihmal edilmiş, ancak büyük tarihsel öneme sahip kozmolojik kanıtın bir şekli vardır. 10 Maddenin ezeli olduğuna dair Yunan bakış açısını reddetmek amacıyla Hıristiyan teologların gayretleri ile ortaya çıkan bu kanıt, Ortaçağ’daki Müslüman ve Yahudi teologlar tarafından çok yönlü bir şekilde açıklanarak geliştirilmiştir ve sonrasında onlar, Latin Batı’ya bu yaklaşımı geri vermişlerdir. Kanıt böylece Müslümanlar, Yahudiler ve hem Katolik hem de Protestan Hıristiyanlar tarafından savunulageldiğinden inançlar arası geniş bir çekiciliğe sahiptir.

“Kelam kozmolojik kanıtı” olarak adlandırdığım bu kanıt şu şekilde ortaya konabilir:

1. Var olmaya başlayan her şeyin, varlığının bir nedeni vardır.

2. Evren var olmaya başlamıştır.

2.1 Gerçek bir sonsuzun imkânsızlığına dayalı kanıt.

2.1.1 Gerçek sonsuz var olamaz.
2.1.2 Olayların geriye dönük zamansal sonsuz olması, gerçek sonsuzluktur.
2.1.3 Böylece, olayların geriye dönük zamansal sonsuzluğu var olamaz.

2.2 Ardışık toplamayla gerçek sonsuzluğun oluşmasının imkânsızlığına dayalı kanıt.

2.2.1 Ardışık toplamayla oluşan bir toplam, gerçek olarak sonsuz olamaz.
2.2.2 Zamansal geçmiş olaylar silsilesi ardışık toplamla teşekkül etmiş bir toplamdır.
2.2.3 Böylece, zamansal geçmiş olaylar silsilesi gerçek olarak sonsuz olamaz.

2.3 Evrenin Genişlemesinden Doğrulama

2.4 Evrenin Termodinamik Özelliklerinden Doğrulama

3. Demek ki evrenin varlığının bir nedeni vardır.

Şimdi bu kanıtı daha yakından inceleyelim:

KELAM KOZMOLOJİK KANITININ SAVUNULMASI

İkinci Öncül

Açık bir şekilde, bu kanıttaki hayati öneme sahip öncül (2)’dir ve birbirinden bağımsız iki kanıt onu savunmak için ileri sürülmüştür. Bu nedenle destekleyici kanıtları incelemek için ilkine dönelim.

Destekleyici İlk Kanıt

(2.1)i anlamak için, gerçek -bilfiil- sonsuz ile potansiyel -bilkuvve- sonsuz arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Kabaca ifade edersek, “potansiyel sonsuz” bir sınır olarak sonsuzluğa doğru ilerleyen ancak hiçbir zaman oraya varamayan bir toplamdır. Böyle bir toplam sonsuz değil, belirsizdir. Kalkülüste kullanılan bu çeşit sonsuzluğun işareti ∞’dir. “Gerçekleşen sonsuz” üyelerinin sayısının gerçekten sonsuz olduğu bir toplamdır. Toplam sonsuzluğa doğru artmaz; sonsuzdur, “tamdır”. Örneğin {1, 2, 3, . . .} gibi sonsuz üyesi olan kümelere işaret etmek için küme teorisinde kullanılan bu tür bir sonsuzluğun işareti, À0 .dir. (2.1.1) Buradaki argümanda, potansiyel olarak sonsuz sayıda cismin var olamayacağı değil, aksine gerçek olarak sonsuz sayıda cismin var olamayacağı iddia edilmektedir. Zira eğer gerçek olarak sonsuz sayıda cisim var olabilseydi, bu her türlü saçmalığa neden olurdu.

(2.1.1)’in doğruluğu en iyi şekilde bir örnekle gösterilebilir. Müsaade edin Büyük Alman matematikçi David Hilbert’in zekâsının bir ürünü ve benim de en favorilerimden olan Hilbert’in Oteli’ni örneğimde kullanayım. Sınırlı sayıda odası olan bir otel düşünelim. Ayrıca, bütün odalarının da dolu olduğunu varsayalım. Yeni bir misafir bir oda talep ettiğinde, işletme sahibi özür diler ve “Üzgünüm, bütün odalar dolu” der. Şimdi de sonsuz sayıda odaya sahip olan ve yine bütün odaları dolu olan bir otel hayal edelim. Sonsuz odaya sahip otelde tek bir oda bile boş değildir. Şimdi tekrar yeni bir misafir geldiğini ve bir oda talep ettiğini varsayalım. “Pek tabii” diyecektir işletme sahibi ve hemen 1. odadaki kişiyi 2. odaya, 2. odadakini 3. odaya, 3. odadakini 4. odaya, bu şekilde sonsuza dek devam edecek şekilde, yerlerini değiştirecektir. Bu odaların yerlerinin değiştirilmesinin bir sonucu olarak, 1. oda boşalacak ve yeni misafir memnuniyetle odaya yerleşecektir. Fakat misafir gelmeden önce bütün odaların dolu olduğunu hatırlayalım! Matematikçilere göre, eşit derecede garip bir şekilde otelde şu anda daha önce var olmuş olduğundan daha fazla kişi yoktur: sayı sadece sonsuzdur. Fakat bu nasıl olabilir? İşletme sahibi kayıt defterine yeni misafirin adını yazarak ona anahtarları vermişti- nasıl olur da öncekinden bir fazla kişi daha olamaz?

Ancak durum daha da tuhaf bir hal alacaktır. Sonsuz sayıda yeni misafirin bir oda istemek için otele geldiğini varsayalım. “Hayhay, tabii ki!” der işletme sahibi ve 1. odadaki kişiyi 2. odaya, 2. odadaki kişiyi 4. odaya, 3. odadaki kişiyi 6. odaya sonsuza dek sürecek şekilde, sürekli her bir önceki oda sahibini kendi odasının iki katı numaralı odaya yerleştirerek, yerlerini değiştirmeye devam eder. Sonuç olarak, bütün tek sayılı odalar boşalır ve sonsuz sayıda yeni misafir sorunsuz bir şekilde kolayca yerleştirilir. Oysaki onlar gelmeden önce bütün odalar dolu idi! Yine, garip bir şekilde, oteldeki eski misafir sayısı kadar yeni misafirin otele gelmesine rağmen, oteldeki misafir sayısı aynı kalmıştır. Aslına bakarsak, işletme sahibi bu süreci sonsuz sayıda tekrar edebilir ve yine de otelde önceden var olandan tek bir kişi bile daha fazla var olmuş olmaz.

Fakat Hilbert’in Oteli, Alman matematikçinin bildirdiğinden daha da tuhaftır. Zira misafirlerden bazılarının otelden ayrılmaya başladıklarını varsayalım. 1. odadaki otel müşterisi ayrılmış olsun. Şu anda otelde bir kişi daha az var değil midir? Matematikçilere göre değil, ama gel de sen yatakları düzelten kadına sor! 1, 3, 5… numaralı odadaki otel müşterilerinin oteli terk ettiklerini varsayalım. Bu durumda sonsuz sayıdaki kişi oteli terk etmiştir, fakat matematikçilere göre, otelde daha az insan yoktur- ama bunu çamaşırcı kadına söylemeyin! Aslına bakarsanız, her bir otel müşterisinin otelden ayrıldığını ve bu sürecin sonsuz kere tekrar ettiğini ve buna rağmen otelde daha az kişinin olmadığını söyleyebiliriz. Fakat bunun yerine 4, 5, 6… nolu odalardaki kişilerin (üç oda dışında herkesin) otelden ayrıldığını varsayalım. Bir anda otel fiziken bir boşalmış olacaktır, misafir kaydı üç isme inmiştir ve sonsuz müşteri bir anda sonluya dönüşmüştür. Ancak bu durumda otelden ayrılan misafir sayısı ile 1,3,5,… numaralı odadaki (tek sayılı sonsuz sayıdaki odalardaki) misafirlerin otelden ayrıldıkları durumdaki ayrılan misafir sayısı eşittir... Böyle bir otelin gerçekte var olabileceğine gerçekten birisi inanabilir mi? Bu tür tuhaflıklar gerçek sonsuz sayıda nesnelerin var olmasının imkânsız olduğunu göstermektedir.

Bu bizi (2.1.2)’ye götürür. Bu öncülün doğruluğu epey açık görünmektedir. Eğer evrenin bir başlangıcı olmasaydı, bu durumda, şu andan önce gerçek sonsuz sayıda geçmiş olaylar var olurdu. Bu yüzden olayların zamanda başlangıçsız serileri, gerçek sonsuz sayıda şeyin, yani geçmiş olayın, var olmasını gerektirir.

(2.1.1) ve (2.1.2)’nin doğruluğu göz önünde bulundurulduğunda (2.1.3) sonucu mantıksal olarak çıkar. Geçmiş olaylar serisi sınırlı olmalı ve bir başlangıca sahip olmalıdır. Fakat evren, olaylar serisinin dışında olmadığı için, buradan evrenin var olmaya başlamış olduğu sonucu çıkar.

Bu noktada, kanıta karşı ileri sürülebilecek birkaç itirazı değerlendirmek faydalı olacaktır. İlk önce (2.1.1)’e yöneltilen itirazları değerlendirelim. Wallace Matson, öncülün, gerçek olarak sonsuz sayıda şeyin bulunmasının mantıksal olarak imkânsız olduğu anlamına gelmesi gerektiğine itiraz eder; aksine böyle bir toplamın mantıksal olarak mümkün olduğunu göstermenin kolay olduğunu söyler. Örneğin, {… -3, -2, -1} negatif sayı serileri, ilk üyesi olmayan gerçek sonsuz bir topluluktur. 11 Matson’un buradaki hatası, (2.1.1)’in, gerçek sonsuz sayıda nesnenin bulunmasının, mantıksal imkânsızlığını ileri sürmek anlamına geldiğini düşünmesinde yatar. Öncülün ifade ettiği şey, gerçek sonsuzun olgusal imkânsızlığıdır. Gerçek ve mantıksal imkân arasındaki fark şu örnek üzerinden anlaşılabilir; bir şeyin nedensiz var olmasında mantıksal imkânsızlık yoktur, ancak böyle bir durum gerçek olarak veya metafiziksel olarak imkânsız olabilir. Aynı şekilde (2.1.1), gerçek sonsuzun hakiki varlığının sonucunda ortaya çıkan mantık dışılıkların, böyle bir varlığın metafiziksel olarak imkânsız olduğunu gösterdiğini iddia eder. Bundan dolayı, belirli aksiyomlar ve kurallar dikkate alındığında, matematiğin kavram dünyasında sonsuz sayılar kümesi ile ilgili tutarlı bir şekilde konuşmak kabul edilebilir, fakat bu hiçbir şekilde gerçek sonsuz sayıda nesnenin hakikaten mümkün olduğu anlamına gelmez. Sezgici matematik okulunun, sayı serilerinin dahi gerçek olarak sonsuz olduğunu inkâr ettiği (sayı serilerini sadece potansiyel olarak sonsuz kabul ederler) hatırlanmalıdır; sayı serilerine gerçek sonsuzlukların bir örneği olarak başvurmak tartışmalı bir yöntemdir.

Merhum J.L. Mackie “Bütün, parçalarından daha büyüktür” aksiyomunun, sonlu gruplar için geçerli olduğu gibi sonsuz gruplar için geçerli olmadığına dikkat çekip, bu hususta mantık dışılıkların ortadan kalktığını iddia ederek, (2.1.1)’e de itiraz etmiştir. 12Benzer şekilde, Quentin Smith sonsuz bir kümenin kendisi gibi aynı sayıda üyesi olan bir alt kümeye sahip olduğunu anladığımızda, varsayılan saçma durumların “mükemmel bir şekilde inanılabilir” 13 olacağı şeklinde yorumda bulunmuştur. Fakat bana göre, gerçek alana transfer edildiğinde bütünüyle inanılmaz sonuçlar doğuran, tam da sonsuz küme teorisinin bu özelliğidir; Hilbert’in Otel’i buna örnektir. Dahası, bütün mantık dışılıklar Öklid’in aksiyomunu inkâr eden sonsuz küme teorisinden kaynaklanmaz: Otelden ayrılan misafirlerin işaret ettiği mantık dışılıklar, çıkarma veya bölmenin ters işlemlerinde sonlu olmayan sayılar kullanıldığında, kendisi ile çelişen sonuçlardan kaynaklanır. Burada, gerçek sonsuz nesnelerin varlığının mümkün olmadığı, ikna edici şekilde anlaşılmaktadır

Son olarak, Hilbert’in Oteli gibi örneklerin herhangi bir mantık dışılık içermediğini ileri süren Sorabji’nin itirazı ele alınabilir. O, Kelam kanıtındaki yanlışı anlamak için, bizden birisinin geçmiş yıllar, diğerinin de geçmiş günler olan, aynı noktada başlayan ve sonsuz uzaklığa doğru uzanan iki paralel sütunu göz önüne getirmemizi talep eder. Sorabji’ye göre, geçmiş günler sütununun geçmiş yıllar sütunundan daha uzun olmamasının sebebi; sütunlardan hiçbiri en uç noktaya sahip olmadığı için, günler sütununun diğer sütunun en uç noktasından öteye geçmeyecek olmasıdır. Hilbert’in Otel’inde, en uçta ikamet eden bazı talihsiz kimselerin boşluğa düşeceğini düşünmek fikri çekicidir. Ancak en uç yoktur; ikamet eden kimseler çizgisi, odalar çizgisinin en ucunun ötesine geçmeyecektir. Bu görülür görülmez -sürpriz ve şaşırtıcı olsa bile- buradan çıkan sonuç, sonsuzla ilgili gerçekliğin anlaşılmasında kullanılabilir. 14

Görmüş olduğumuz gibi, Sorabji kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, Hilbert’in Oteli’nin gerçek sonsuzun tabiatı hakkında açıklanabilir bir hakikate işaret ettiği konusunda haklıdır. Eğer gerçek olarak sonsuz sayıda nesne var olabilseydi, Hilbert’in Oteli mümkün olabilirdi. Fakat Sorabji paradoksun özünü anlayamamış gözükmektedir; ben, otelin en ucundan insanların düştüğünü düşünmenin çekici olduğuna dair bir görüşe sahip değilim, zira en uçtan düşen bir kimse yoktur, fakat bütün odaları dolu olan bir otele daha fazla müşterinin yerleştirilebileceği görüşünü inanılmaz buluyorum. Elbette, misafirler çizgisi odalar çizgisinin ötesine geçmeyecektir. Ancak bu sonsuz odaların hepsinde zatenmüşteri varsa, bu misafirlerin yerlerinin değiştirilmesi gerçekten boş odalar meydana getirir mi?

Sorabji’nin geçmiş gün ve yıllar sütunu ile ilgili örneklerinde kendi adıma rahatsızlık verici en ufak bir şey görmüyorum; eğer sütunları uzunluk birimli bölümlere ayırırsak ve birisini yıllar diğerini de günler olarak işaretlersek, bu durumda sütunun biri diğeri kadar uzun olur. Buna karşın yıllar sütunundaki her bir uzunluk birimli bölüm için, günler sütununda 365 eşit uzunluklu bölüm var olur! Böylesi paradoksal sonuçlardan, bu tür gerçek sonsuz sayıda toplamların, gerçekte değil ancak düşüncede var olabilmesi ile sakınılabilir. Her halükarda, Hilbert’in Oteli ile ilgili paradoksal örnekler, sadece yeni müşterilerin eklenmesi ile ilgili değildir, zira misafirlerin eksilmesi çok daha çetin mantık dışılıklara neden olur. Sorabji’nin yaklaşımı, bunların çözümüne dair bir şey sunmamaktadır. Bu nedenle, (2.1.1) öncülüne yönelen itirazların, öncülün kendisinden daha az makul olduğunu düşünüyorum.

(2.1.2) ile ilgili olarak en sık ifade edilen itiraz; geçmişin gerçek sonsuz değil, sadece potansiyel sonsuz olarak düşünülmesi gerektiğidir. Bu Bonaventure’a karşı Aquinas’ın pozisyonu idi ve çağdaş filozof Charles Hartshorne bu meselede Aquinas ile aynı tarafta duruyor gibidir. 15 Böylesi bir durum yine de savunulamaz. Gelecek potansiyel olarak sonsuzdur, çünkü var değildir; fakat şu anda geçmişin geçtiğine dair izlenime sahip olmamıza karşın geleceğin gerçekleştiğine dair izlenime sahip olmadığımız açık olduğu için, geçmişin gelecekten farklı olarak gerçekleşmiş olmasındaki önemli farka dikkat edilmelidir. Bu yüzden, eğer geçmiş olaylar silsilesi, bir yerde başlangıca sahip olmasaydı, gerçek sonsuz sayıda geçmiş olaylar serisi var olmak zorunda olurdu.

Görüldüğü gibi buradaki argümanın öncüllerinden herhangi birine yöneltilen itirazlar, öncülün kendisinden daha az ikna edicidirler. Bu öncüllerin her ikisi, birlikte, evrenin var olmaya başladığına delalet ederler.  Bu yüzden, evrenin var olmaya başladığını ileri süren öncül (2)’nin doğruluğunu kabul etmek için bu kanıtın iyi temeller sağladığı sonucuna varıyorum.

Destekleyici İkinci Kanıt

Evreninin başlangıcı için ikinci kanıt olan (2.2), ardışık toplamayla gerçek sonsuzun meydana gelmesinin imkânsızlığına dayanır. Bu kanıt ilk öncülden, gerçek bir sonsuzun var olma olasılığını reddetme açısından değil; ardışık toplama ile meydana getirilmiş olmasının olasılığını reddetmesi açısından farklıdır.

Öncül (2.2.1), buradaki can alıcı basamaktır. Bir kimse, ardışık olarak bir sayıdan sonra başka sayı ekleyerek, nesnelerin gerçekleşmiş sonsuz toplamını oluşturamaz. Sonsuza varmadan önce birisi her zaman bir tane daha ekleyebileceği için, gerçek sonsuza varmak imkânsızdır. Bazen bu “sonsuza kadar sayma”nın veya “sonsuzu aşma”nın imkânsızlığı olarak adlandırılır. Bu imkânsızlığın, var olan zamanın miktarı ile herhangi bir alakasının olmadığının farkında olmak önemlidir; bu, sonsuzun, bu şekilde oluşturulmaya elverişli olmamasından kaynaklanmaktadır.

Bir kimse, sonsuz bir toplamın, bir noktada başlama ve üyeler eklemeyle meydana getirilemeyeceğini; buna karşın başlangıcı olmadan bir noktada son bulmayla, yani ezelden itibaren bir üyeden sonra başka bir üye eklenmeyle devam ettikten sonra bir noktada durmayla meydana getirilebileceğini ifade edebilir. Fakat bu yöntem ilk yöntemden daha da inanılmaz gözükmektedir. Eğer bir kimse sonsuza kadar sayamıyor ise, sonsuzdan geriye nasıl sayabilir? Eğer birisi, bir yönde hareket ederek sonsuzun ötesine geçemez ise, nasıl olur da sadece ters yönde hareket ederek onun ötesine geçebilir?

Aslında, “şimdi”de son bulan başlangıcı olmayan seriler fikri saçma gözükmektedir. Bir örnek verecek olursak; ezelden beri saydığını ve şu anda saymayı bitiriyor olduğunu iddia eden bir adamla karşılaştığımızı varsayalım: …..-3,-2,-1,0. Biz, niçin saymayı dün veya evvelsi gün veya önceki yıl bitirmediğini sorabiliriz? O zamana kadar da sonsuz bir zaman geçmişti, bu yüzden o zamana kadar bitirmiş olmalıydı. Böylece, sonsuz geçmişteki hiçbir noktada adamı geri saymasını bitirirken bulamayız, zira o noktaya kadar iş bitmiş olmalıdır! Aslında geçmişte ne kadar geriye gittiğimizin bir önemi yoktur, sayı sayan bir kimseyi hiçbir noktada bulamayız, zira ulaştığımız herhangi bir noktada zaten sonsuz dolmuş olacaktır. Ama eğer geçmişteki hiçbir noktada onu sayı sayarken bulamıyor isek, bu ezelden beri onun sayı sayıyor olduğu hipotezi ile çelişir. Bu, birisi ister sonsuzluğa doğru saysın isterse sonsuzluktan saysın, ardışık toplama ile gerçek sonsuzun oluşmasının eşit derecede imkânsız olduğunu gösterir.

Öncül (2.2.2), olayların seri halinde birbiri ardınca meydana geldiği dinamik bir zaman görüşünü varsayar. Olay serileri, bilinçte ardışık bir şekilde, zamansız olarak var olmaz. Tersine, oluş gerçektir ve zamansal sürecin temel niteliğidir. Zamanla ilgili bu bakış açısını eleştirenler de yok değildir, fakat bu makalede onların bu eleştirilerini değerlendirmek bizi konunun oldukça dışına çıkaracaktır. 16 Burada, zamansal oluş hakkında sahip olduğumuz sıradan sezgilerimiz ortak zemininde tartıştığımız ve pek çok çağdaş zaman ve mekân filozofu ile aynı görüşte olduğumuz gerçeğini hatırlatmakla yetiniyorum.

(2.2.1) ve (2.2.2)’nin doğruluğu dikkate alındığında, (2.2.3) mantıksal olarak ortaya çıkar. Eğer evren sonlu bir zaman önce var olmaya başlamış olmasaydı, o takdirde şimdiki an, hiçbir zaman gelmezdi. Fakat açık bir şekilde, gelmiştir. Bundan dolayı evrenin geçmişte sonlu olduğunu ve var olmaya başladığını anlıyoruz.

Yine bu akıl yürütmeye karşı ileri sürülmüş olan çeşitli itirazları değerlendirmek yararlı olacaktır. (2.2.1)’e karşı Mackie, meşru olmayacak şekilde kanıtın, sonsuz olarak uzak bir geçmişte başlangıç noktası varsaydığını ve daha sonra o noktadan günümüze ulaşmanın imkânsızlığını ileri sürdüğüne itiraz eder. Ama sonsuz bir geçmişte, bir başlama noktası, sonsuz olarak uzak olanı bile, yoktur. Aksine sonsuz geçmişteki herhangi belirli bir noktadan, şimdiye kadar sadece sonlu bir uzaklık vardır. 17 Bu durumda bana öyle geliyor ki, Mackie’nin kanıtın sonsuz olarak uzak başlangıç noktasını varsaydığı eleştirisi tamamıyla temelsizdir. Serilerin başlangıçsız yapısı, sadece onun ardışık toplamayla oluşturulmuş olmasının zorluğuna vurgu yapmaya yardımcı olur. Başlangıcın hiçbir şekilde var olmaması, hatta sonsuz olarak uzak olanın bile var olmaması; problemi çözmez, tersine daha da sıkıntılı kılar. Sonsuz geçmişteki herhangi bir andan şimdiye kadar sadece sonlu bir zamansal uzaklığın var olduğu,  konuyla alakasız olduğu için bir kenara bırakılabilir. Soru, zamansal serilerin herhangi bir sonlu kısmının nasıl oluşturulabileceği sorusu değildir, aksine bütün sonsuz serilerin nasıl oluşturulabileceği sorusudur. Eğer Mackie serilerin her bir bölümünün ardışık toplama ile oluşturulabileceği için serinin bütününün öyle oluşturulabileceğini düşünüyorsa, o takdirde o basit bir şekilde “terkip hatası (fallacy of composition)” yapıyor demektir.

Sorabji benzer şekilde, sayma, tabiatı gereği bir başlangıç sayısı içerdiği için -ki bu durumda bu sayı eksiktir-  sonsuzdan geriye doğru saymanın imkânsız olduğuna itiraz eder.  O’na göre sonsuz yılların geçişini tamamlamak,  başlangıç yılını içermez, bu yüzden mümkündür. 18 Fakat bu cevap, açık bir şekilde yeterli değildir, zira görmüş olduğumuz gibi, sonsuz bir geçmişin yılları negatif sayılarla numaralandırılabilir, bu durumda yılların sonsuz geçişinin tamamlanması, sonsuzluktan geriye başlangıçsız bir saymayı gerektirir. Sorabji bu karşı çıkışı tahmin eder, bununla birlikte böyle bir geriye dönük sayı saymanın ilkede mümkün olduğunu ve bu sebeple geçmiş yılların sonsuz geçişini göstermek için mantıksal bir engelin olmadığını iddia eder. Yine benim sormuş olduğum soru, böyle bir kavramda mantıksal çelişkinin var olup olmadığı değil, aksine böyle bir geriye saymanın metafizik olarak saçma olup olmadığıdır. Zira böyle bir geri saymanın, herhangi bir noktada zaten tamamlanmış olması gerektiğini görmüştük. Sorabji buna da cevap vermeye çalışmıştır; geriye doğru sayı saymanın herhangi bir noktada zaten bitmiş olması gerektiğini ifade etmek, “bütün sayıları” saymakla “sonsuzluğu” saymayı birbiriyle karıştırmaktır: Buna göre geçmişteki herhangi belirli bir noktada, ezeli sayıcı negatif sonsuz sayıları zaten saymış olacaktır, fakat bu onun bütün negatif sayıları saymış olmasını gerektirmez.

Savunduğum kanıtın iddia edilen bu ikili anlama neden olduğunu düşünmüyorum; bizim ezeli sayıcımızın, negatif sayıların bir sayımını, varsayıldığı gibi sıfırda tamamlayabilecek olmasının sebebi incelenerek bu açıklığa kavuşturulabilir. Bu sezgisel olarak imkânsız gözüken şeyin mümkün olduğunu göstermek için, kanıta itiraz edenler, bir kümenin üyelerini diğer kümenin üyeleriyle eşleştirerek, iki kümenin eşit (yani aynı sayıda üyeye sahip olan) olup olmadığını belirlemek için küme teorisinde kullanılan Tekabüliyet İlkesi denilen şeye başvururlar. Bu ilke temelinde itiraz eden birisi; diyelim ki sayı sayıcı sonsuz sayıda yıl yaşamış olsun, bunun yanında geçmiş yıllar kümesi negatif sayılar kümesine bire bir denk gelecek şekilde denkleştirilebileceği için, ezeli sayı sayıcının, bir yılı bir sayı ile sayarak şu anki yıla kadar negatif sayıların geri sayımını bitireceğini iddia eder. Sayıcının yüzyıl sonra veya gelecek yıl neden bitiremeyeceğini soracak olsaydık, itiraz eden kişi, şimdiki yıldan önce sonsuz sayıda yılların zaten geçmiş olduğu şeklinde cevap verirdi, böylece Tekabüliyet İlkesi gereği şu ana kadar bütün sayılar kadar sayılmış olacaktı. Bu akıl yürütme, itiraz eden kişinin aleyhine bir sonuca sebep olur; zira görmüş olduğumuz gibi, bu açıklamada sayı sayan kişi, geçmişteki herhangi bir noktada zaten bütün sayıları saymayı bitirmiş oluyordu, çünkü geçmiş yıllar ve negatif sayılar arasında birebir tekabüliyet vardır. Bu yüzden, bütün sayıların sayıldığını söylemek ile sonsuz sayıların sayıldığını söylemek iki farklı anlam içermez. Fakat tam da bu noktada daha derin mantık dışılıklar patlak verir; günde bir negatif sayı sayan diğer bir sayı sayıcının var olduğunu varsayalım. Sonlu-ötesi aritmetik ve sonsuz küme teorisine vurgu yapan Tekabüliyet İlkesi’ne göre, birisi diğerinden 365 kez daha hızlı sayıyor olsa bile, bizim ezeli sayı sayıcılarımızın her ikisi de aynı anda geriye saymalarını bitirecektir! Böylesi senaryoların, kabul edilmiş mantıksal uzlaşımlar ve aksiyomlara uygun olarak, tamamıyla kavramsal bir alanda oynanmış olan hayali bir oyunun sonucunu temsil ettiğine değil de gerçekten meydana gelebileceğine inanan birisi olabilir mi?

Öncül (2.2.2)’ye gelince; birçok düşünür, geçmişi, “şimdi”de son bulan, başlangıcı olmayan sonsuz seriler olarak kabul etmek zorunda olmadığımıza itirazda bulunmuşlardır. Örneğin Popper, bütün geçmiş olaylar “kümesinin” gerçek sonsuz olduğunu kabul etmekte, fakat geçmiş olaylar “serisinin” potansiyel olarak sonsuz olduğuna inanmaktadır. Bu “şimdi”den başlayıp, olayları geriye doğru numaralandırıp, böylece potansiyel sonsuzluğun oluşması ile görülebilir. Böylece, ardışık toplama ile oluşan gerçek sonsuzla ilgili problem ortaya çıkmaz. 19 Benzer şekilde Swinburne de başlangıcı olmayıp sonu olan tamamlanmış sonsuz serilerin anlamlı olup olmadığının şüpheli olması konusunda kafa patlatır, ancak problemi, şimdide başlama ve geçmişte geriye doğru gitmeyle; geçmiş olaylar serisinin bir sonu olamayacağı ve böylece tamamlanmış bir sonsuzluğun da olamayacağı şeklinde çözmeyi önerir. 20 Fakat bu itiraz, açık bir şekilde “zihinsel geri” sayma ile olayların zamansal serilerinin “gerçek ilerlemesi”ni birbirine karıştırır. Şimdiden geriye dönük olarak serileri numaralandırma, geçmiş olayların sonsuz bir sayısı varsa eğer, sadece o zaman geçmiş olaylarla ilgili sonsuz bir sayıyı sayabileceğimizi gösterir. Fakat problem şudur; bu sonsuz olaylar toplamı ardışık toplama ile nasıl oluşabilir? Bizim zihinsel olarak bu serileri nasıl kavradığımız, serilerin ontolojik karakterine hiçbir etkide bulunmaz; bu serilerin ontolojik karakteri başlangıcı olmama ve sonlu olmaktır, yani arka arkaya eklemeyle tamamlanmış gerçek sonsuz olmaktır.

Böylece (2.2.1) ve (2.2.2)’ye yöneltilen itirazların, öncülün kendisi kadar makul olmadığı sonucuna ulaşıyoruz. İkisi birlikte (2.2.3)’ün doğruluğuna işaret etmektedir; bu ise evrenin var olmaya başladığını göstermektedir.

İlk Bilimsel Doğrulama

Evrenin başlangıcı olduğuna dair bütünüyle felsefi olan bu kanıtlar, bu yüzyıl boyunca astrofizik ve astronomideki buluşlarla kayda değer bir şekilde doğrulanmışlardır. Bu doğrulamalar iki başlık altında özetlenebilir; evrenin genişlemesi temelli doğrulama ve evrenin termodinamik özelliklerinden hareketle doğrulama.

1920’lerden önce, bilim insanları, evrenin tüm zamanlar boyunca durağan ve ezeli olduğuna inanıyorlardı. Bu geleneksel kozmolojiyi yıkacak depremin sarsıntıları, ilk kez 1917’de, Albert Einstein Genel İzafiyet Teorisi’ni (GİT) kozmolojiye uyguladığında hissedildi. Einstein, hayal kırıklığıyla, maddenin kütle-çekimsel etkisini dengelemek için eşitliklerde ufak bir hileye başvurmazsa; GİT’nin, ezeli ve statik bir evren modeline izin vermeyeceğini keşfetti. Sonuç olarak, Einstein’ın evreni bıçak sırtında idi ve ufak bir düzensizlik bile -maddenin evrenin bir yerinden diğerine hareketi örneğin- ya evrenin genişlemesine ya da şiddetli bir biçimde içeriye doğru çekilmesine neden olacaktı. 1920’lerde birbirlerinden bağımsız olarak, Rus matematikçi Alexander Friedman ve Belçikalı astronom Georges LeMaître, Einstein’ın modelinin bu özelliğini ciddi bir şekilde ele alarak, onun denklemlerinden hareketle genişleyen bir evreni öngören çözümler formüle ettiler.

1929’da Amerikalı astronom Edwin Hubble, uzak galaksilerden gelen ışık spektrumunun sistemli bir şekilde kırmızı ucuna kaydığını gösterdi. Bu kırmızıya kayma,  ışık kaynaklarının görüş alanında uzaklaştığını gösteren bir Doppler etkisi olarak değerlendirildi. İnanılmaz bir şekilde, Hubble’ın keşfetmiş olduğu şey, Einstein’ın GİT’ine dayanarak Freidman ve LeMaître tarafından öngörülmüş olan evrenin genişlemesi idi. Bu adeta bilim tarihinde gerçek bir dönüm noktası oldu. John Wheeler hayretini dile getirirken şöyle der: “Yüzyıllardan beri bilimin yapmış olduğu bütün öngörüler içerisinde bu kadar büyüğü var mıdır; evrenin genişlemesi gibi fantastik bir olayı öngörmek, doğru şekilde öngörmek ve bütün beklentilerin aksine öngörmek?” 21

Freidman-LeMaître modeline göre, zaman ilerledikçe birbirinden ayrılan galaksilerin mesafeleri daha da büyür. GİT’e dayanan modelin, evreni, önceden var olan boş uzayda genişliyormuş gibi tasvir etmediğini kavramak önemlidir. Aksine uzayın kendisi genişlemektedir. Galaksilerin uzaya göre hareketsiz oldukları düşünülür, fakat balon şişerken balonun yüzeyine işaretlenmiş noktaların birbirinden uzaklaşmaları gibi, uzayın kendisi genişledikçe galaksilerin birbirleri arasındaki mesafe de artar. Evren genişledikçe, madde yoğunluğu da gittikçe azalır. Birisi genişlemenin başlangıç aşamasını düşündüğünde ve zamanda geriye dönüşün anlamını kavradığında; evrenin, sonlu geçmişte, belirli bir noktada, sonsuz yoğunluk durumuna sahip olduğu gibi şaşırtıcı bir sonuca varır. Bu durum, uzay-zaman eğriliğinin sıcaklık, basınç ve yoğunlukla birlikte sonsuz olduğu bir tekilliği temsil eder. Böylece bu tekillik, uzay-zamanın kendisine bir sınır veya uç oluşturur. P.C.W. Davies, bu hususta şu yorumda bulunur:

Bu öngörüyü en uç anlamında anlayacak olursak,  evrendeki bütün mesafelerin sıfıra büzülmüş olduğu bir noktaya varırız. Böylece ilk kozmolojik tekillik, evren adına geçmiş zamansal bir sınır oluşturur.  Böyle bir sınır yüzünden, fiziksel akıl yürütmeyi, veya uzay-zaman kavramını bile, sürdüremeyiz. Bu sebepten dolayı, çoğu kozmolog ilk tekilliği evrenin başlangıcı olarak düşünürler. Bu görüşe göre, büyük patlama yaratma olayını temsil eder; sadece evrendeki bütün madde ve enerjinin yaratılması değil, aynı zamanda uzay-zamanın kendisinin de yaratılması. 22

“Büyük Patlama” terimi ilk olarak Fred Hoyle tarafından, Friedman-LeMaître’nin tahmin etmiş olduğu evrenin başlangıcı için alaycı bir ifade olarak kullanılmış bir sözdür. Bu ifade, genişleme dışarıdan gözlemlenemediği için yanıltıcı olabilir. (Büyük Patlama’dan “önce”si olmadığı gibi onun “dışı” da yoktur.) Böyle bir modelde, ilk tekillikten “daha önceki bir uzay-zaman noktasının” var olmadığı doğrudur veya “tekillikten önce bir şeyin var olduğu” yanlıştır. Standart Büyük Patlama modeli böylece evrenin mutlak bir başlangıcını öngörür. Eğer bu model doğru ise o takdirde Kelam Kozmolojik Kanıtı’nın ikinci öncülü ile ilgili beklenmedik bilimsel bir doğrulamaya sahip olmuşuz demektir.

Model doğru mudur, veya daha da önemlisi, evrenin başlangıcını öngörmede haklı mıdır? Uzak galaksilerden gelen kırmızıya kayan ışığın Büyük Patlama adına güçlü deliller ortaya koyduğunu zaten gördük. İlaveten, evrende helyum gibi belirli hafif elementlerin çokluğunun en iyi açıklaması; onların yoğun ve sıcak Büyük Patlama’da oluşmuş olmalarıdır. 1965’teki kozmik fon radyasyonunun keşfi ise Büyük Patlama’nın en önemli delillerinden biri olarak değerlendirilir.

Ama yine de, Standart Büyük Patlama birçok açıdan tadil edilmeye gereksinim duyacaktır. Model, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisine dayanır. Fakat Einstein’ın teorisi, atom-altı uzay ölçeklerine indirgenememektedir. Bu noktada atom-altı fiziğe giriş yapmak zorundayız ve bunun nasıl yapılacağından emin olan kimse de yoktur. Dahası, evrenin genişlemesi standart modelde olduğu gibi sabit değildir. Genişleme muhtemelen sürekli artan bir ivmeyle gerçekleşmektedir ve geçmişte çok kısa bir zaman diliminde süper hızlı bir genişleme olmuş olabilir.

Standart modelle ilgili bu tartışmalı hususların hiçbiri, evrenin mutlak başlangıcı ile ilgili temel öngörüyü etkilemez. Gerçeği söylemek gerekirse, Friedman ve LeMaître’nin çalışmasından bu yana fizikçiler on yıllardan beri alternatif modeller önerdiler ve mutlak bir başlangıca sahip olmayanların çalışmadığı birçok kereler gösterildi. Alternatiflere en pozitif şekilde yaklaştığımızda bile, en makul standart-olmayan modellerin, evren için mutlak bir başlangıcı ihtiva edenler olduğu gözükmektedir: Bu başlangıç, bir başlangıç “noktası” içerebilir veya içermeyebilir. Fakat noktasal bir başlangıca sahip olmayan bu teorilere göre, (Stephen Hawking’in “sınırı olmama” önerisi gibi), geçmiş sonsuz değil, hâlâ sonludur. Bu teorilere göre evren sonsuzdan beri var değildir, var olmaya başlamıştır; bu olay belirli bir noktada olmamış olsa bile.

2003 yılında, buradaki tartışma açısından önemli bir husus ortaya kondu; üç önde gelen kozmolog Arvin Borde, Alan Guth ve Alexander Vilenkin, tarihi boyunca genişlemiş olan “herhangi bir evren”in geçmişte sonsuz olamayacağını, aksine geçmişte bir uzay-zaman sınırına sahip olması gerektiğini ispatlayabildiler.

Onların ispatını bu kadar güçlü yapan şey, evrenin en erken dönemi ile ilgili ileri sürülen farklı fiziki senaryoların hangisi doğru olursa olsun, bu hususlar “dikkate alınmaksızın” ispatlarının doğru olmasıdır. Evrenin en erken dönemi ile ilgili fizikteki tartışmalarda bir konsensüs sağlanmadığı için, bu kısa zaman dilimi spekülasyonlar için kırılgan bir zemin olagelmiştir. Bir bilim insanı, bu kısacık zaman dilimini, çok eski zamanlardan kalma haritalardaki “burada ejderhalar var!” yazısıyla işaretlenmiş olan bölgelere benzetmiştir; buna göre bu kısacık dönem, tamamen hayal mahsulü şeylerle doldurulabilir.  Fakat Borde-Guth-Vilenkin teoremi, bu kısacık zaman dilimi hakkındaki fiziki açıklamanın ne olacağından bağımsızdır.

Onların teoremi, evrenimizin evrimleşmiş olabileceği kuantum boşluk durumunun -ki bazı bilim adamları bu durumu yanlış bir şekilde “hiçlik” olarak adlandırarak popülerlik kazandırmıştır- geçmişte ezeli olamayacağını, aksine bir başlangıca sahip olması gerektiğini ima eder. Bizim evrenimiz, birçok evrenden meydana gelen “çoklu-evrenin (multiverse)” çok küçük bir parçası olsa bile; onların teorisi, çoklu evrenin kendisinin de mutlak bir başlangıca sahip olmasını gerektirir. Spekülatif teoriler, -Büyük Patlama öncesi enflasyon senaryoları gibi- Borde-Guth-Vilenkin’in teoreminin sonucu olan mutlak başlangıçtan kurtulmak için icat edilmişlerdir; fakat bu teorilerin hiçbirisi, ezeli bir geçmiş görüşünü geri kazandırmada başarı sağlayamamıştır. En fazla, başlangıcı sadece bir adım geriye ötelemişlerdir.

Vilenkin, bulgularının sonucu hakkında açık sözlüdür:

Bir argümanın makul insanları inandıran şey olduğu, ispatınsa (proof) makul olmayan bir insanı bile inandıran şey olduğu söylenir. Mevcut ispatla, kozmologlar geçmiş ezeli bir evren olasılığının arkasına daha fazla gizlenemezler. Kaçış yok, kozmik bir başlangıç problemiyle yüzleşmek zorundalar. 23

Biz evrenin başlangıcının olmadığını iddia eden yeni teorilerin ileri sürüleceği beklentisi içerisinde olabiliriz. Bu tür öneriler memnuniyetle buyur edilecektir, fakat daha önce başarısız olmuşların daha fazla başarılı olacaklarını düşünmek için makul bir sebebe sahip değiliz. Kuşkusuz, bilimsel sonuçlar sürekli değildir. Buna karşın delilin hangi yolu gösterdiği açıktır. Bugün “Kelam Kozmolojik Kanıtı” savunanlar, evrenin var olmaya başladığı hususunda, güvenli bir şekilde, bilimsel ana akım içerisindedirler.

İkinci Bilimsel Doğrulama

Tüm bu sayılanlara ilaveten, farklı kozmolojik modellerin termodinamik özelliklerine dayanan, evrenin başlangıcı ile ilgili ikinci bir bilimsel kanıt vardır. Termodinamiğin ikinci kanununa göre, kapalı bir sistemde meydana gelen süreçler daima denge durumuna yönelir. Burada, evrenin bu temel kanunu, bir bütün olarak evrene uygulandığında, bunun hangi sonuçları göstereceğiyle ilgiliyiz. Zira evrenimiz devasa kapalı bir sistemdir ve evrenimizin kendi dışıyla bir enerji temelli etkileşimi mevcut değildir.

İkinci kanun, yeterli zaman var olduğunda evrenin “ısı ölümü” olarak bilinen, termodinamik denge durumuna varacağını gösterir. Bu ölüm, evrenin sonsuza dek genişleyeceğine veya sonunda geri büzüleceğine bağlı olarak, sıcak da olabilir soğuk da. Evrenin yoğunluğu, genişleme gücünün üstesinden gelecek kadar büyük olursa, o takdirde evren yeniden sıcak bir ateş topuna geri büzülecektir. Evren büzülürken, yıldızlar sonunda patlayana veya yok olana kadar daha hızlı bir şekilde yanacaklardır. Evrenin yoğunluğu arttıkça, kara delikler etrafındaki her şeyi içerisine çekmeye başlar ve kara deliklerin hepsi en sonunda, bundan sonra hiçbir şekilde tekrar ortaya çıkmayacak, evrenin hepsini kapsayacak devasa bir kara delikte birleşir. Diğer yandan, eğer evrenin yoğunluğu genişlemeyi durdurmaya yetmezse, -daha olası gözüken budur- daha sonra galaksiler bütün gazlarını yıldızlara dönüştürecekler ve yıldızlar da yanıp patlayacaklar. 1030 yaşında evren; % 90 ölü yıldızlardan, % 9 süper büyük kara deliklerden ve  % 1 atomik maddeden oluşacaktır. Temel parçacık fizikçileri bundan sonra protonların elektronlara ve pozitronlara bozunacağını ve böylece uzayın inceltilmiş gazla dolu olacağını, bunun da o kadar ince olacağını ileri sürüyorlar ki buna göre bir elektron ve pozitron arasındaki mesafe yaklaşık olarak şu andaki galaksimizin büyüklüğü kadar olacaktır. Bazı bilim adamları, 10100 yılında kara deliklerin kendilerinin radyasyon ve temel parçacıklar olarak yok olacağına inanıyorlar. Nihayetinde devamlı genişleyen, soğuk ve karanlık evrendeki maddenin hepsi, olağan üstü derecede küçük temel gaz parçacıklarına ve radyasyona dönüşecektir. Sonuçta denge durumu tamamen hâkim olacak ve bütün evren hiçbir değişimin meydana gelmediği nihai bir durumda nihayete erecektir.

Son keşifler, kozmik genişlemenin, hızını yavaşlatmak yerine artıran bir pozitif kozmolojik sabitin var olduğuna dair güçlü delil ortaya koymaktadır. Beklenmedik bir şekilde, uzayın hacmi üstel olarak arttığı için, daha fazla entropi üretimi için daha büyük alan oluşmakta ve zaman ilerledikçe evren denge durumundan çok daha fazla uzaklaşmaktadır. Fakat genişlemedeki ivmelenme, sadece, genişleyen evrende, artık nedensel olarak ilişki içerisinde bulunmayan izole maddi parçaların oluşumunu hızlandırır. Bu parçaların her biri sırasıyla termodinamik yok oluşla karşı karşıya kalır. Böylece ikinci kanun temelinde öngörülmüş olan kaçınılmaz son, temelde, aynen kalır.

Şimdi sorulması gereken soru şudur: Eğer evren sonsuz geçmişten beri var olsaydı, neden şu anda soğuk, karanlık ve yaşamsız bir durumda değildir? 19. yüzyıldaki atalarının aksine, çağdaş fizikçiler, evrenin ezeli olduğunu ima eden varsayımı sorgulamaya başlamışlardır. Davies, bunu, şu şekilde ifade eder:

Bugün, çok az kozmolog, en azından bildiğimiz kadarıyla, evrenin sonlu bir geçmişte bir başlangıcının olduğundan şüphe eder. Bu veya şu şekilde, evrenin daima var olduğunu ileri süren alternatif görüş, temel bir çelişkiye düşer. Güneş ve yıldızlar sonsuza kadar yanmayı sürdüremezler; er ya da geç onların yakıtları bitecek ve öleceklerdir.

Aynı şey bütün tersinmez fiziksel süreçler hakkında da doğrudur;  onların çalışması için evrendeki enerji stoğu sınırlıdır ve bu stok sonsuza dek kullanılamaz. Bu, termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen kanunun kaçınılmaz bir sonucudur; bu kanunu bütün evrene uyguladığınızda, nihai bir dejenerasyon durumuna doğru tek yönlü bir ilerlemenin ve maksimum entropi -düzensizlik- durumuna doğru bozulmanın olacağını anlarsınız. Bu nihai duruma şu ana kadar ulaşılmadığı için, bundan, evrenin sonsuz bir zamandan beri var olmuş olamayacağı sonucu çıkar. 24

Davies, “Evren sonsuzdan beri var olmuş olamaz. Sonlu bir zaman önce bir başlangıcın mutlaka var olmuş olması gerektiğini biliyoruz” sonucuna varır. 25

Böylece, bu kez termodinamik temelli bilimsel delil, Kelam Kozmolojik Kanıtı’nın ikinci öncülünün haklılığını onaylar. Bu delil özellikle etkileyicidir, çünkü termodinamik fizikçiler tarafından pratik olarak bilimin tamamlanmış bir sahası olarak kabul edilir. Bu, burada hareket noktası olan bilimsel delilin temelinin sarsılmaz olduğunu gösterir.

Görüldüğü gibi evrenin başlangıcı ile ilgili hem felsefi kanıta hem de bilimsel doğrulamaya sahibiz. Bu temelde,  evrenin var olmaya başladığı ile ilgili öncül (2)’nin doğru olduğu sonucuna kolayca ulaşabileceğimizi düşünüyorum.

İlk Öncül

Öncül (1)’in, diğer öncüllere kıyasla tartışmasız doğru olduğu kanaatindeyim. Bir şeyin yoktan var olamayacağı metafiziksel sezgiye dayanmaktadır. Bundan dolayı, bu ilke adına ortaya konan herhangi bir kanıtın, ilkenin kendisi kadar açık olmaması muhtemeldir. Büyük şüpheci David Hume bile, bir şeyin nedensiz olarak var olabileceği gibi mantık dışı bir önermeyi hiçbir zaman iddia etmediğini ifade etmiştir;  O sadece bir kimsenin açık bir şekilde doğru nedensel ilkeyi “ispatlayabileceğini” inkâr etmiştir. 26 Eğer başlangıçta, mutlak bir şekilde -Tanrı, uzay, zamanın var olmadığı-  yokluk olsaydı, o takdirde nasıl evrenin bir şekilde var olması mümkün olabilirdi? Ex nihilo (yokluktan)  nihil fit (yokluk meydana gelir) ilkesinin doğruluğu bence barizdir.

Buna rağmen, bazı düşünürler, mevcut bağlam içerisinde bu öncülün işaret ettiği teizmden kurtulmak için, onun doğruluğunu inkâr etmek zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Onun teistik çıkarımlarından sakınmak için, Davies “çok fazla ciddiye alınmaması gerektiği”ni itiraf ettiği bir senaryo sunar, fakat bu senaryonun Davies için güçlü bir cazibesi varmış gibi görünüyor. 27 O bir kuantum kütle-çekim teorisine referansta bulunur; buna göre uzay-zamanın kendisi, mutlak yokluktan sebepsiz bir şekilde var olabilir. Henüz tatmin edici bir kuantum kütle-çekim teorisi”nin var olmadığını kabul etmesine rağmen; böyle bir teori;

parçacıkların kendiliğinden ve nedensiz ani bir şekilde yaratılması ve yok olmasına olduğu gibi uzay-zamanın kendiliğinden ve nedensiz ani bir şekilde yaratılma ve yok olmasına olanak sağlar. Teori, örneğin önceden olmadığı yerde bir uzay lekesinin meydana çıktığı, matematiksel olarak belirlenmiş kesin bir olasılığı gerektirmektedir. Böylece uzay-zaman, sebepsiz kuantum geçişlerinin sonucu olarak hiçlikten ansızın meydana gelebilir. 28

Aslında parçacık çifti üretimi, Davies’in işaret ettiği şekilde, bu radikal yoktan oluş için analoji ortaya koymaz. Bu kuantum fenomeni, her olayın bir nedeni vardır ilkesine bir istisna teşkil etse bile, bir şeyin yokluktan var olduğuna dair analoji oluşturmaz. Fizikçiler bundan parçacık &cce